Ayazda Bİr Yürek
Kalktığımda mutfakta notunu gördüm: Sevgilim, öyle güzel uyuyordun ki, uyandırmaya kıyamadım. Bu gece işyerinde nöbetçiyim. Beni merak etme. Sevgiyle, yazıyordu...
Notunu okuyunca gözlerim doldu. Bir bıçağın ucu kalbimde hafifçe gezindi sanki... Ona karşi hoyrat davrandığımı hissettim bir an. İlişkimizin sürmesi için asıl çırpınan oydu sanki. Bir de bana bu aralar çok ihtiyaci vardı. Başka bir eve taşınacak gücü yoktu. Asıinda ben de onu hayatımdan kolay kolay çıkaramazdım. Bir tek onunla huzur içinde uyuyabiliyordum. Bu sevginin en gerekli koşullarından biridir, bilirsiniz. Ama başka bir sevgiliyi, başka bir aşkı özlüyordum. Ve bu kentten uzaklara, çok uzaklara gitmek istiyordum. Hem onsuz uyuyamıyordum, hem de çok yalnızdım. Ben ondan uzaklaştıkça, o da benden uzaklaşıyordu. Uzaklaştıkça ruhumuz üşüyor, üşüdükçe de örtünüyor, birbirimizden gizleniyorduk. Gizlendikçe daha bir yalnızlaşıyorduk... Bütün gün onu düşünüp içtim. Başka hiçbir şey yapmadım. Akşam oldu. Şehrin ışıkları yandı. Kalktım internetimin başına geçtim. Aslında yaptığım büyük bir hataydı. Bu ilişkiyi tamamen bitirebilirdim. Ama nedense kendime karşı koyamadım. Ve internette onun sayfasına girdim... Sayfasının ismi Ayazdaki Bir Yürek'ti. Fransız yönetmen Claude Saute'nin bu filmini birlikte gözyaşları içinde seyretmiştik... Filmin ismini günlerce sayıklayıp durmuştu. "Benim de yüreğim hep ayazdadır", diyordu. Sinema tutkunuydu. Para bulduğunda çekmeyi düşündüğü birsürü senaryosu vardı... Ama parası hiç olmuyordu. Zamanının daraldığını düşünüyor, yaptığı işlerin onu asıl yapmak istediklerinden uzaklaştırdığını farkettikçe hırçınlaşıyor, bu yüzden çalıştığı yerlerde fazla barınamıyordu...
Kendimi tiyatrocu Ümit olarak tanıttım ona... Dedim ya, yaptığım büyük bir hataydı diye...
- Sizi tanımak istiyorum.. Ben tiyatroyla uğraşıyorum. Adım Ümit. Arada sırada dublaj yaparım. Adını söyledikten sonra, onu aramama iten nedenin ne oldugunu sordu.
- Sitenizin ismi Ayazda Bir Yürek. Yanılmıyorsam bu bir filmin adı...
- Evet, Claude Saute'nin filmi. Çok etkilenmiştim. Siz seyrettiniz mi?..
- Seyrettim. Ben de çok etkilenmiştim. Sinemayla ilgilisiniz galiba.
İlgili ne demek. Sinema benim tek tutkumdur. Senaryo yazıyorum. En büyük idealim yazdığım senaryoları çekebilmek... Ama para meselesi işte...
- Şu an ne iş yapıyorsunuz?
- Reklamcılıkla ilgili bir dergide editörlük yapıyorum. Çok sıkılıyorum ve atılmam an meselesi... Sizin işler nasil?
- Pek iyi sayılmaz, hatta berbat diyebilirim. Tiyatro çevresini bilir misiniz, bilmem. Hep ahbap çavus iliskileri geçerlidir. Yoz, çürümüs bir dünya. İdealist, dürüst insanlara yer yoktur bu dünyada...
-Desenize sinema dünyasından pek bir farkı yok. Peki söyler misiniz, bizim gibi insanlara ne zaman şans tanınacak?
- İşimiz çok zor. Ya kurallara uyacağız, ya da köşemizde bekleyip hüzün biriktireceğiz...
- Hayır, ben köşemde oturup beklemek istemiyorum. Mutlaka birseyler yapmalıyım.
-Şu an neredesiniz?
-Lanet olası işyerimdeyim. Bitirilmesi gereken sayfalar var. Yarın dergi baskıya girecek. Ya siz, siz neredesiniz?
- Ben evimdeyim. Ve canım hiçbir şey yapmak istemiyor.
-Yalnız mısınız?
- Evet, yalnızım.
- Birlikte oldugunuz kimse yok mu?
-Neden sordunuz?
- Hiç işte, öylesine sordum.
- Hayatımda biri var. Ama şu an evde değil. Peki siz, sizin hayatınızda biri var mı?
- Evet, var...
- Ne iş yapıyor?
- Yazar. Oldukça da tanınmıs bir yazar. Bir yılı aşkındır beraberiz.
- Nerede yazıyor?
- Nerede yazdığını söylemesem. Onu bilmenizi istemiyorum. Kitapları da var. Peki, siz ne zamandır birliktesiniz?
- Ne tesadüf bizim de ilişkimiz bir yılı aşıtı. Ama yolunda gitmeyen şeyler var. Tıkandık. Galiba. Birbirimizden gizlenerek yaşıyoruz ne zamandır. Aynı evdeyiz, ama birbirimizden çok uzaktayız...
-Bizim ilişkimiz de pek farklı sayılmaz. Biz de tıkandık. Ne zamandır yoğunlaşamıyor bana. Varsa yoksa yazıları ve okurları. Bazen beni görmediğini bile düşünüyorum. İlişkimiz tıkandıkça kendini yaptiği işe daha çok veriyor ve benden daha çok uzaklaşıyor.
-Hayatında başka biri olabilir mi?
-Biri degil, birileri var. Flört etmeyi çok sever. Ama ilişkiler biraz derinleşmeye, ciddileşmeye başlamaya görsün, hemen bitirir. Bağlanmaktan çok korkar.
-Peki, nasıl katlanıyorsunuz bu duruma, çok zor olsa gerek. Ben olsam dayanamazdım. Ayrılmayı düşünmüyor musunuz?
- Çok düşündüm. Ama bu konuda biraz korkağım galiba. Bir de ona çok alıştım. Yalnızca onunla uyuyabiliyorum.
- Sizin de hayatınıza başkaları giriyor mu?
- Evet, giriyor. Ama hiçbiri onun yerini tutmuyor. Hay Allah, neler konuşuyorum sizinle ben böyle... Ben en yakın arkadaşlarımla bile bunları rahat konuşamıyorum...
- Ama bana rahatça anlatıyorsunuz...
-Bilmiyorum, belki sizi hiç tanımadığım için, bana bir yabancı olduğunuz için bu kadar rahatım sizinle... Hiç tanımadığı insanlara daha kolay anlatıyor insan kendisini...
Peki, siz birlikte olduğunuz insanla herşeyinizi konuşabiliyor musunuz?..
- Evet, desem yalan olur. Ben de sizin gibi hiç tanımadıklarıma daha rahat anlatıyorum kendimi...
-Sevgilinizin yerinde olmak istemezdim...
-Ben de sizin sevgilinizin yerinde olmak istemezdim.
- Hayatımız ne kadar yorucu değil mi? Belirsizlikler beni çok yıpratıyor. Herşey net olsun isterdim. Hiç tanımadığım birine en gizli şeylerimi anlatmak bana acı veriyor. Kendimden utanıyorum. Ama yine de yapıyorum. Ne kadar yalnızım demek ki, ne kadar susamışım birine kendimi anlatmaya... Sabah işe gelirken onu uyurken seyrettim. Öyle masum görünüyordu ki... Neden hiç başladığı gibi sürmez ilişkiler...
- Aşk çok güzel birşeydir, ama kısa ömürlüdür.
-Kısa ömürlü olduğuna inanmıyorum. Aşkta hata aramayalım. Aslında bizler benciliz. Sahip olduklarımızın değerini bilmiyoruz, hemen tüketiyoruz. İlk günlerimizi öylesine çok özlüyorum ki. Soluk alamazdım bazen. Kış günü bütün pencereleri açardım. Yanımdayken bile özlerdim. Soluksuz kalıp öleceğim sanırdım hep. Nereye dokunsam ona dokunmus gibi olurdum. Nereye gitsem beni gördügünü hissederdim. Tanrım gibiydi o. Bedenime dokunurdum ve dokunduğum yer hazla titrerdi. Çünkü kendime dokunduğumda ona dokunmuş gibi olurdum. Ama son zamanlarda onu öptüğümde bir boşluğu öper gibiyim... Artık birbirimize tahammül etmek zorundayız. Para biriktiriyorum,ayrı bir eve çıkmak için. Bir süre daha onun evinde kalmaya ihtiyacim var.
- O bunları biliyor mu?
-Biliyor, ama bunları hiç konuşmuyoruz onunla. Gitmemi bekliyor sanırım.
Yalnızlığı ve yazılarıyla başbaşa kalmak istiyor ve uzaktaki bir sürü sevgilisiyle... Ayazda iki yüreğiz biz şimdi...
-Soluksuz kalırdım, dediniz ya, aklıma birşey geldi. Gazetelerden birinde yazmıştı. Küçük bir çocuk karpuz yerken, çekirdeklerinden birini soluk borusuna kaçırmış. Aradan günler geçmis. Çocuk gittikçe soluk almakta zorlanıyormuş. Tıkanmaları artınca doktora götürmüşler. Röntgen çekilmiş ve soluk borusunda karpuz çekirdeğinin kök yaptığı görülmüş... Soluğunu tıkayan buymuş. Hemen ameliyata sokmuşlar ve bu kökü söküp almışlar. Çocuk rahat soluk almaya başlamış. Ama birkaç gün sonra ölmüş!.. Aşktan sözedilince hep bu olay gelir aklıma. Aşıkken soluk almakta zorlanırız, ama aşk olmayınca, onu bizden aldıklarında ölürüz. Ve kimse niye öldügümüzü anlamaz...
- Çok kötü oldum. Bütün bedenim ürperdi. Bana ne yaptınız böyle. Herşeyi unutmaya çalışıyordum oysa. Bütün duygularım ayaklandı birden... Sizde anlayamadığım birşey var...
- Nasıl birşey?
- Sanki sizi çok eskiden beri taniyormuşum gibiyim... Biliyor musunuz, insanda uzun yola çıkmak duygusu uyandırıyorsunuz.
- Aşık olduğumu hissettiğim anlarda uzun bir yola çıkmayı çok isterim..
-En çok nereye mesela?..
- Trabzon'daki Uzungöl'e... Orada hem kendinizi sonsuzluk içinde hissedersiniz, hem de acı veren, ama şefkatli bir korunaklılık içindesinizdir... Tıpkı aşk gibi...
- İnanmayacaksaniz belki ama, ben de orasını düşünmüştüm. Ne tuhaf, internette kurulan dostluklara, yakınlıklara pek inanmaz, gülüp geçerdim. Ama şu an sizi görmeyi ve yüzyüze tanışmayı öyle çok istiyorum ki...
- Farkında mısınız, sabah oluyor?..
- Evet, vaktin nasıl geçtiğini farketmemişim bile. Peki siz, siz benimle yüzyüze görüşmek istiyor musunuz?
- İstemiyorum, desem yalan olur.. Hatta ben sizinle hemen bugün Uzungöl'e yola çıkmakistiyorum..
-Siz ciddi misiniz, yoksa benimle dalga mı geçiyorsunuz?
- Hayır, hiç olmadığı kadar ciddiyim. Ama siz bu yolculuğa hazır mısınız, sorun o...
- Hazırım... Ben biraz deliyimdir.Siz benim deli yanımı bilmiyorsunuz daha...
- Peki işiniz, asıl önemlisi sevgiliniz...
-İşimin canı cehenneme. Zaten bugün yarın çıkartacaklardı. Onlar atmadan ben ayrılırım şerefimle...
- Peki sevgiliniz?..
-Nasıldı o dizeler: Can çekişen aşkları vurmalı
Vurmalı ve sıradan bir intihar süsü verilmeli...
-Akif Kurtuluş'un dizeleri yanılmıyorsam..
-Sevgilinizin yerinde olmak istemezdim...
-Nerede ve kaçta buluşuyoruz?
- Atatür Kültür Merkezi'nin önünde, saat 12.00'de... Peki sevgilinize ne diyeceksiniz?
- Onu arar, herşeyi söylerim, o işi bana bırakın. Hadi, şimdilik hoşçakalın...
Ve birkaç dakika sonra telefonum ardarda 2 kez çaldı. Açmadım tabii ki, telesekreter devreye girdi. Telesekreterin sesini iyice açtım. Konuşması tedirgindi. Beni incitmekten korktuğu belliydi: Canım, birbirimizi çok sevdik, ama ne zamandır sevgimiz bizi korumuyordu. Son günlerde ikimizde çok yalnızdık. Bitmesi ikimiz için de iyi olacak. Seni hep güzel anmak istiyorum. Uzun bir yola çıkıyorum. Beni merak etme ve bekleme. Belki bir gün seni ararım. Hiç beklemediğin bir anda... Seni incittiysem bağışla.
Evet, ben de en az onun kadar deliydim. Hemen bavulumu hazırlamaya koyuldum. Beni görünce ya mahvolacak ya da uzun yola çıkacaktık. Birlikte ne zamandır çıkmayı düşlediğimiz ama bir türlü çıkamadığımız o uzun yola..
Bitmeyen Sevgi
Genç adam ellerinde bir buket çiçek, sahile koşarak geldi... Gözleri şöyle bir sahilde gezindi, aradığını göremeyince ilk gördüğü banka oturup sevdiğini beklemeye başladı. Ellerinde yine her zamanki çiçeklerden vardı. Sevgilisinin en sevdiği çiçekler bunlardı. Kırmızı, kıpkırmızı, kan kırmızısı güller... Sanki dalından yeni koparılmış gibi tazeydiler, buram buram kokuyorlardı, sevgi kokuyor, aşk kokuyor en önemliside özlem ve hasret kokuyordu güller... Hepsinin üzerinde damlalar vardı. Sanki ağlıyor gibiydiler. Genç adam güllere baktı, sanki onlarla konuşuyormuş gibi, " Neden ağlıyorsunuz, bakın ben ne kadar mutluyum " dedi. Az sonra sevdiğini göreceği için kalbi yine deli gibi atmaya başlamıştı. Ne zaman onu düşünse, onunla buluşacağını hayal etse kalbi yine böyle yerinden çıkacakmış gibi oluyordu. Senelerdir birbirlerini sevmelerinde rağmen ikiside sevgisinden hiç birşey kaybetmemişti.. Onları hiç birşey ayıramazdı... Ne hasret, ne ayrılık, nede ölüm... Genç adam telaşla saatine baktı. Sevdiği yine geç kalmıştı, 1 dakika geç kalmıştı. Üstelik o, sevdiğini bekletmemek için dakikalarca önce koşarak geliyor, onu beklemeyi bile seviyordu. Oysa o her zaman bunu yapıyordu. Devamlı kendisini bekletiyordu. Herkesin bir kusuru olurmuş diye düşündü... Ve gözlerini önündeki uçsuz bucaksız denize dikti.. Denizin sonu yok gibiydi, tıpkı sevdiği kıza olan aşkı gibi denizinde sonu yoktu. Sonsuzluğa uzanıyordu...Aslında bugün onlar için çok özel bir gündü. Kendi aralarında sözleneceklerdi. Delikanlı öncebunu sevdiğine açmış, sonrada gidip 2 tane yüzük almıştı. Bu kadar önemli bir günde bari, onu bekletmemeliydi.. Ama alışmıştı artık beklemeye, zararı yok biraz daha beklerim diye düşündü. Güllerin yaprakları nedense hala yaşlı idi. Bir türlü anlamıyordu onları. Herşey bu kadar güzelken neden ağlıyorlardı ki ? İşte az sonra sevdiği gelecek, ona sarılacak, kucaklaşacaklardı...Sonra söz yüzüklerini takıp, evliliğe ilk adımlarını atacaklardı. Genç adam öyle heyecanlıydı ki sevdiğine kavuşmak için can atıyordu... Martılara baktı, birbirleriyle oynaşıp, uçuşan martılara... Ne kadar güzel dansediyorlardı havada. Tekrar saatine baktı genç adam. Endişelenmeye başlamıştı. Sevgilisi yine geç kalmıştı, hemde çok... Bu kadar geç kalmaması gerekiyordu. İşte hergün burada buluşmak için sözleşmiyorlar mıydı? Her gün sahilde, martılara bakarak, denizin onlara anlattığı masalları dinleyerek birbirlerine sarılıp hasret gidereceklerine söz vermiyorlar mıydı ? O zaman neden gelmemişti yine ??... Aklına kötü düşünceler gelmeye başladı. Hayır.. hayır..olamazdı. Sevdiğine birşey olamazdı. Onsuz hayat yaşanmazdı ki... O ölse bile devamlı benimle yaşar diye düşündü genç adam. Bunun düşüncesi bile hoş değildi. Gözlerini yere indirdi. Gözyaşlarını kimsenin görmesini istemiyordu. Zaten nedense etrafındaki insanlar ona sanki kaçık gibi bakıyorlardı. Rahatsız olmaya başladı bakışlardan. Artık bıkmıştı... Yine sevgilisi geldi aklına.. Neden gelmedi acaba diye düşünmeye başladı. Gözlerini kapattı. 7 sene oldu dedi. 7 senedir hergün bu sahildeydi, sevdiğini bekliyordu. Daha fazla dayanamadı. Kalbi parçalanacak gibi oluyordu. Gözlerinden bir damla daha yaş güllerin üzerine damladı... Yine gelmeyecek galiba, en iyisi ben onun evine gidiyim diye mırıldandı...Hiç olmazsa gülleri her zamanki gibi yanına koyar, ona vermiş olurdu... Genç adam ayağa kalktı.Sevdiğiyle buluşmak üzere, yeşil tepenin ardındaki kabristana doğru yürümeye başladı...
Affetmenin Dayanılmaz Ağırlığı
Bir lise öğretmeni günün birinde derste öğrencilerine bir teklifte bulunur: “Bir hayat deneyimine katılmak ister misiniz?”
Öğrenciler çok sevdikleri hocalarının bu teklifini tereddütsüz kabul
ederler. “O zaman” der öğretmen. “Bundan sonra ne dersem yapacağınıza
da söz verin.” Öğrenciler bunu da yaparlar. “Şimdi yarınki ödevinize
hazır olun. Yarın hepiniz birer plastik torba ve beşer kilo patates
getireceksiniz!”
Öğrenciler, bu işten pek birşey anlamamışlardır. Ama, ertesi sabah
hepsinin sıralarının üzerinde patatesler ve torbalar hazırdır.
Kendisine meraklı gözlerle bakan öğrencilerine şöyle der öğretmen:
“Şimdi, bugüne dek affetmeyi istemediğiniz her kişi için bir patates
alın, o kişinin adını o patatesin üzerine yazıp torbanın içine koyun.”
Bazı öğrenciler torbalarına üçer–beşer tane patates koyarken, bazılarının torbası neredeyse ağzına kadar dolmuştur.
Öğretmen, kendisine “Peki şimdi ne olacak?” der gibi bakan öğrencilerine ikinci açıklamasını yapar:
“Bir hafta boyunca nereye giderseniz gidin, bu torbaları yanınızda
taşıyacaksınız. Yattığınız yatakta, bindiğiniz otobüste, okuldayken
sıranızın üstünde.. hep yanınızda olacaklar.”
Aradan bir hafta geçmiştir. Hocaları sınıfa girer girmez, denileni yapmış olan öğrenciler şikayete başlarlar:
– “Hocam, bu kadar ağır torbayı her yere taşımak çok zor.”
– “Hocam, patatesler kokmaya başladı. Vallahi, insanlar tuhaf gözlerle bakıyorlar bana artık.”
– “Hem sıkıldık, hem yorulduk...”
Öğretmen gülümseyerek öğrencilerine şu dersi verir:
“Görüyorsunuz ki, affetmeyerek asıl kendimizi cezalandırıyoruz.
Kendimizi ruhumuzda ağır yükler taşımaya mahkûm ediyoruz. Affetmeyi
karşımızdaki kişiye bir ihsan olarak düşünüyoruz, halbuki affetmek en
başta kendimize yaptığımız bir iyilikti...
Kardelenin Aşkı
Kardelenin aşkı güzel bir efsane... bu efsanenin kahramani bulundugu krallikta tüm genç
delikanlilarin ve yakin tüm kralliklarda güzelligi duyulmus genç ve güzel
kardelenin hayati... yüzünün güzelligi kadar kalbinin güzelligini bilmeyen
yokmus... evlenme çagi gelsede bir türlü kalbinin sahini bulamamis... bu
onun suçu degilmis gerçekten sevebilecegi ve asik olabilecegi biri olmasini
istemesiymis... bir gün yasli bir kadindan bir efsane duymus bu efsaneye
göre karli, bir okadar zor asilan daglarin ardinda kisi getiren ve beyaz
örtünün gerçek sahibi bir prans yasarmis... yalnizligi seçmesinin tek
nedenin kendisi için fedakarlik yapip bu soguk karlar ülkesinin kalbinde
kalmasiymis... ama oysa kardelen orada çok fazla kalamazmis... okadar soguk
okadar sogukmus ki bu hayalini kuran herkezi bu fikirden caydirirmis...
hatta bazi cesur prensesler oraya gidip geri döndüklerini ve hatta bir
dahada haber alinmadigini söylemis yalniz demis belki senin için karsi
daglarin ardinda yasayan yasli büyücü sana yardim eder demis...
herseye ragmen kardelen yola çikmis karlar öylesi büyülemis öylesi onu
etkilemiski... mutluluktan kalbi bir kus gibi çirpiniyor ve prensi görmek
için sabirsizlaniyormus... patikalari asarken karlarin güzelligi kardeleni
bile saskinliga çeviren sadece bu beyaz örtü onu oldukça etkilemis... öyleki
soguk bile bu güzelligi seyrettmek için durmasini engeleyememis... çok
üsümesine ve zorlu yollara ragmen bir kaç gün sonra prensin yasadigi
kralliga gelmis buarada prensten baska kimse yokmus... ilk görüste ask bu
oolmali ki bir birlerini ilk gördükleri an sevmisler hatta asik olmuslar...
fakat geçen her an kardelen için ölüm demöekmis... prens ona bunu
açiklamis... burada kalmasini çok istedigini ama bunun bir çaresinin
olmadigini ve asklarinin böylesi umutsuz kalacagini söylemis... ve eklemis
"böylesi ruhum yaninda huzur bulmusken; bundan sonra asla baska birinin
yaninda mutlu olamam ben" ve kardelende ayni duygulari yinelemis... ama ne
varki çaresizlik içinde geri dönmüs . ve bu efsaneyi anlatan yasli kadinin
bir kaç sözünü hatirlamis... yasli büyücünün ona yardim edebilecegini
düsünmüs... hemen yola koyulmus... bir kaç gün sonra derin heybetli
ormanlarin ardindan büyücünün evini bulmus... ona herseyi bir bir anlatmis
ama ne varki bunun çaresi yokmus... sadece bir yol varmis bir yol onu
bukadar yakin tutabilir bir yolla ancak böyle kucaklasabilirmis...oda nadir
olan ve sadece kis mevsiminde karlar prensinin koynunda açabilen bir çiçege
dönüstürebilecegini söylemis...ve durup düsünmüs kardelen "eger bu çiçege
dönüsürsem, bütün bir kis onunla beraber olur... bütün zamanimi onunla
geçirebilirdim demis..." ve eklemis..."olabilirmi askima yakin olabilmek
için bunu yapabilirmiyim demis..." ve bir kaç damla sevdikleri için veda
yaslari kararlilik içinde gözlerinden süzülmüs... büyücü ona sihirli bir
iksir yapmis... bu onu hayal ettigi çiçege dönüstürecek ve sonsuza dek
sadece kis mevsiminde açacakmis... tekrar yola koyulmus karli daglarin
eteklerini asip prensine herseyi anlatmis... kararliligi prensi okadar
etkilemiski onu kucagini açmis... büyünün verdigi iksirin bir kaç damlasini
yudumlamis... ve oracikta bir tohum tanesi olup karlarin arasinda kaybolmus
kardelen... bir kaç dakika sonra prensi bile saskina çeviren essiz güzel bir
çiçek büyüyüp boy vermis bu aski için fedakarliktan vazgeçmemis bu sevgisi
için yilmamis bu ugruna ölümü bile göze aldigi askinin koynunda açan
kardelenmis...
iste ask budur... gerçek sevgi fedakarlikla büyür... gerçek ask zamani
yener... gerçek sevgi yürekte hissedilir.... eger hayatta pismanlik duymak
istemiyorsaniz... geri dönüp neler kaybettigimize ve neleri tekrar
kazanabilecegimize bakmaliyiz... inanin geç degil.. bence bunun için geç
degil... eger gerçek sevgiyi gerçek aski yasadiysaniz bundan inanin tereddüt
etmeyin... çünkü yüreginizde sevgi zannettiginizden çok daha güçlü...
sizleri cesaretlendirecek... ve onun yanina götürecektir.... ve emin olun...
gerçek aski bir gün sizde yakalayacaksiniz...
"hayat yasanilir en güzel cennettir... asksa bunu yasatacak şarap..."
Bir Hikaye
Adam genç eşini çok seviyor,bir o kadarda kıskanıyordu öyleki iş
yerinde yemek verildiği halde,her öğlen o uzun yola rağmen evine
gidiyor,eşiyle birlikte yemek yiyordu.Kadın, eşinin sadece yemek yemek
için geldiğini düşünüyordu.Bilmediği bir şey vardı eşi kendisini
kontrol ediyordu.Bu bilinmeyenle uzun süre birlikte yediler yemeklerini
taa ki adam gelipte eşini evde bulamayana kadar.
Kapıyı açıp seslendi eşine ses yok...Odaları gezdi bir
bir...yok...yok...yok...Telefona sarıldı hemen.Kapalıydı kadının
telefonu.İrkildi birden."korktuğum başıma geldi kesin aldatıyor beni"
diye düşündü.........Tanıdığı herkesi aradı ailesi,arkadaşları,aile
dostları,komşuları hiç kimse görmemişti kadını saatler geçiyor kadından
ses çıkmıyordu.Akşam oldu adam evin içinde ümitsiz ve karışmış
düşüncelerle dönüp duruyordu.Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte adam
kararını vermişti boşanacaktı avukat arkadaşına giderek dava
açtırdı.Kesin aldatmıştı kocasını ve dönmeye yüzü yoktu artık herşey
bitmişti.
Eve dönünce eşine ait ne varsa attı resimleri yırttı,elbiselerini
yaktı,takılarını karşılıksız verdi bir eskiciye geriye sadece bir
sevgililer günü kartı kalmıştı." hep seninim...hep senin
kalacağım..."yazıyordu üzerinde.adam nefretle bakarak duvara astı kartı
uzun uzun baktı elinde tuttuğu içki kadehini sıktığının farkında bile
değildi.Elleri kan içinde kalmıştı ama o görmüyordu bile.
Telefonun sesini duyduğunda ancak farketti elinin acıdığını ve kan içinde kaldığını açtı telefonu
ADAM __ buyrun dedi adam
TELEFONDAKİ __ iyi günler beyfendi ........ beylerin evimi?
ADAM __ buyrun benim
TELEFONDAKİ __ ben ........... hastanesinden arıyorum iki gün önce
yaralı bir bayan getirdiler hastanemize henüz bugün kendine gelebildi
sizin isminizi öğrenebildik hemen gelebilirmisiniz?
Adam yığıldı olduğu yere yanlış duymuş olabilirmiydi."kesin sevgilisi
dövdü" dedi içinden gitmekle gitmemek arasında bocaladı birden sonra
"gidip yüzüne tükürmeliyim"diye düşündü.Fırlayıp çıktı sokağa attığı
adımların sesini duyuyordu sadece koştu,koştu...Hastaneye ulaştığında
nefesi tıkanmıştı danışmadan eşinin kaldığı odanın numarasını öğrendi
artık biliyorduki anlatılan doğruydu eşi yaralıydı ama
neden?merdivenleri nasıl çıktığını hatırlamıyordu.Kapıya geldiğinde
doktorları gördü.Kendisini tanıttı ve eşini görmek istediğini
söyledi.Doktorlardan birisi başını öne eğdi "başınız sağolsun eşinizi
kurtaramadık dedi adam aldatılmışlığın acısıylamı yoksa sevdiği içinmi
bilinmez, bakamadı eşinin yüzüne son kez cenaze işlemlerini bile eşinin
ailesine bıraktı.
Aradan 10 gün geçmişti adam iyiden iyiye yıpranmış,çökmüş,sanki
hayattan elini eteğini çekmişti devamlı duvarda asılı duran karta
bakıyordu o arada kapı çaldı.Genç bir kurye,büyük bir paket bıraktı
kapının önüne.Gülümseyerek "doğum gününüz kutlu olsun efendim eşiniz 10
gün önce ayırdı hediyenizi ve bugün için size teslim etmemizi
tembihledi.Çok şanslısınız beyfendi dedi ve çıkıp gitti ne yapmalıydı
bilmiyordu adam.Açtı kutuyu elleri titreyerek bir kazak vardı en üstte
"çok beğenmiştin bu tazağı ama bana elbise alabilmek için vazgeçmiştin
bundan güle güle kullan aşkım" yazılı bir kağıt iliştirilmişti bir
paket daha vardı kutuda açtı...saatti bu.Yine bir yazı. "eve geleceğin
zamanlar,geç kaldığın her dakika ölüm gibiydi.Umarım artık geç
kalmazsın" en alttada bir kart vardı.Sanki sonunu biliyormuş gibiydi
yazdıkları "son olacak belki belkide hep yanında,hep birlikte
kutlayacağız.Bizli nice yıllara aşkım"
Genç kadın,eşi için seçtiği hediyeleri,doğum gününde teslim edilmek
üzere bırakmıştı mağazaya dönüşte şarjı bittiği için telefonu
kapanmıştı.Yolun karşısındaki kulübeden eşini aramak istemişti merak
etmesin diye ama hızla gelen arabayı farkedememişti...